Uzun Hikaye Örnekleri

KIRDA BİR GÜN

Sponsorlu Bağlantılar

Saat sabahın dokuzu.
Gökyüzü karanlık. Koyu kurşuni bir bulut yığını hızla kayıyor. Yığının şurasında burasında kırmızı zikzaklar yaparak şimşekler çakıyor. Uzaktan gökgürültüsü işitiliyor. Otların üzerinden dik bir rüzgâr esiyor, ağaçları bir yana yatırıyor, toz kaldırıyor. Biraz sonra mayıs yağmuru başlıyacak, gerçek bir fırtına kopacak. Köyde altı yaşlarında kadar görünen küçük dilenci kız Fiokla, şuraya buraya koşuyor, kunduracı Terenti’yi arıyor. Açık sarı saçlı, solgun yüzlü, küçük, yalınayaktır. Gözleri dört dönüyor, dudakları
titriyor. Her rastladığına:

— Amcacığım, Terenti’yi gördün mü? diye soruyor.

Ama ona kimsenin aldırış ettiği yok, herkes yaklaşan fırtına ile meşgul, herkes kulübelerinde başını sokacak kuytu yerler arıyor. Nihayet, Terenti’nin dostu kilise kutsal eşya muhafızı Silenti Siliç’e rastlıyor. Rüzgârda sallana sallana yürümektedir:

— Amcacığım, Terenti’yi gördün mü?

Silenti:

— Evet, diyor, sebze bahçesinde.

Küçük dilenci, kulübelerin arkasındaki sebze bahçelerine doğru koşuyor, Terenti’yi buluyor. Kunduracı, uzun boylu, upuzun bacakları olan, çiçekbozuğu, zayıf yüzlü bir ihtiyardır. Yalınayaktır, üzerinde yırtık pırtık bir kadın blûzu vardır. Küçük çitlerin yanında duruyor, (…) kapkara buluta bakıyor.

Uzun, leylek bacakları rüzgârda bir kamış gibi sallanıyor. Sarı saçlı küçük dilenci:

— Terenti amca, sevgili amcacığım… diyor. Terenti, Fiokla’ya doğru eğiliyor, (…) sert yüzünü bir gülümseme kaplıyor. İnsan oğlunda bu gülümseme, küçük, budala, güldürücü, ama çok sevilen bir şey görüldüğü zaman belirir. Tatlı bir eda ile:

— A… diyor, Tanrı kulu Fiokla, nereden çıktın karşıma?

Fiokla hıçkıra hıçkıra kunduracının pantolonundan yakalıyor:

— Terenti amca, diyor, bir felâket, kardeş Danilka’nın başına bir felâket geldi. Haydi gidelim.

— Ne felâketi? Uff, amma da gürlüyor. Allah korusun! Allah korusun! Ne imiş o felâket dediğin?

— Danilka elini kontların ormanında bir ağaç yarığına soktu, şimdi de çıkaramıyor. Aman amcacığım ne olur kurtarın onu.

— Nasıl oldu da soktu, niye soktu?

— Bana bir ağaçkakan yumurtası alıverecekti.

— Sabah sabah bu iş mi geldi başınıza? Ne yapmalı şimdi? Çaresiz, gitmem lâzım. Yoksa sizin haşarı çocukları kurt kapar sonra. Haydi düş önüme, küçük öksüzüm.

Terenti, sebze bahçesinden çıkıyor, leylek bacaklarını uzun uzun açarak yürümeye başlıyor. Sanki arkasından biri kovalıyor, yahut itiyormış gibi çabuk çabuk yürüyor, dört bir yanını görmüyor. Fiokla ona zor yetişiyor.

Köyden çıkıp tozlu yoldan yürümeğe başlıyor. Uzaktan uzağa mavi görünen ağaçlariyle kontun ormanına doğru yürüyorlar. İki kilometreden daha az tutar bu orman.

Bulut güneşi kapıyor, çok geçmeden gökyüzünde tek mavilik görünmüyor, kapkara bulutlar kaplamış.

Fiokla da Terenti de boyuna:

— Allah korusun! Allah korusun! diye mırıldanıyorlar.

Damların üstünde, tozlu yolda ilk iri ve ağır yağmur damlaları siyah noktalar halinde beliriyor. İri bir damla Fiokla’nın tam yanağının üstüne düşüyor, bir gözyaşı halinde çenesine doğru kayıyor. Kunduracı, çıplak ve iri ayaklariyle yoldan toz kaldırarak:

— Yağmur başladı, diye mırıldanıyor. Tanrıya bin şükür Fiokla kardeş. Bizim nasıl ekmekle karnımız doyuyorsa, otlarla ağaçların karınları da yağmurla doyar. Gök gürültüsüne gelince, hiç korkma benim küçük öksüzüm, neye senin gibi bir küçüğü öldürsün.

Yağmur başlayınca rüzgâr sakinleşiyor. Kupkuru uzun yolda henüz yeşeren çavdar tarlalarına düşen yağmurun sesi duyuluyor.

Kunduracı:
— İyice ıslanacağız Fiokla, diyor, sırsıklam olacağız. Huh, huh, kız… Of, tam boynuma bir damla düştü… Korkma küçük budala… Ot da kurur, toprak da kurur, sen de, ben de kururuz. Güneş herkes için birdir. Biraz ötede başlarının üstünde bir şimşek çakıyor, müthiş bir gök gürültüsü duyuluyor. Fiokla’ya öyle geliyor ki, sanki kocaman, ağır, yuvarlak bir şey yuvarlanıyor, tam başının üstüne düşüp, göğsüyle başını deliyor.

Terenti içini çekerek:

— Allah korusun! Allah korusun! diyor. Korkma Fiokla, küçük öksüz, kininden değil gürleyişi.

Kunduracı ile Fiokla’nın çıplak ayakları ağır, killi çamurdan görünmez oluyor. Yürümek zorlaşıyor, çünkü ayak kayıyor. Ama Terenti gittikçe yürüyüşünü hızlandırıyor, küçük, zayıf dilenci kız, ona yetişeyim diye nefes nefese geliyor, nerdeyse yuvarlanacak. Nihayet, kontun ormanına giriyorlar. Rüzgâr esince ıslak ağaçlardan Terenti ile  Fiokla’nın üstüne yağmur damlaları serpiliyor. Ayakları, kesik ağaç diplerine çarpan Terenti, yürüyüşünü yavaşlatıyor:

— Nerde Danişka? diye soruyor. Oraya götür beni.

Fiokla onu orman açıklığından geçiriyor, biraz daha yürüdükten sonra kardeşi Danilka’yı gösteriyor.

Danilka, sekiz yaşlarında kadar görünen bir çocuktur. Saçları toprak boyası gibi sarıdır, yüzü solgun, hastalıklıdır. Ağaca yaslanmış, başını bir tarafa eğmiş gökyüzünü seyrediyor. Bir elinde eskimiş bir kasket tutuyor, öteki eli ihtiyar bir ıhlamur ağacına sıkışmış. Çocuk herhalde gürliyen gökyüzüne bakakalmış, felâketinin farkında değil. Önce ayak seslerini duyup sonra da Terenti’yi görünce hasta hasta gülümsüyor:

— Gök amma da gürlüyor Terenti, diyor, ömrümde böylesini duymadım.

— Peki, nerede öbür elin?

— Ağacın içinde. Ne olur kurtarıver.

Çocuğun eli ağacın yarığına sıkışmış. Kovuğa doğru uzatabiliyor, ama çekmek kabil değil. Terenti, kovuğun ağzını parçalıyor, morarmış, buruşmuş küçük eli kurtarıyor.

Çocuk elini kaşıyarak:
— Amma da gürlüyor, diyor. Niye gürlüyor böyle Terenti?

Kunduracı:
— Bulut bulut üstüne biniyor da ondan, diye cevap veriyor.

Dostlar, ormanın kenarından yürüyerek tarlaların arasında kapkara görünen yola çıkıyorlar. Gök gürültüsü azalıyor, köyün üzerinden doğru geliyor. Danilka, hâlâ elini uğuşturarak:

— Geçenlerde burada Terenti, diyor, yaban ördekleri gördüm.

Herhalde Gnirih Zaymışçah bataklığına gidiyorlardı. Fiokla istersen sana bir bülbül yuvası göstereyim.

Terenti, kasketinin suyunu sıkarak:
— A, bu olmaz, diyor. Tedirgin etmeyin onu. Bülbül güzel güzel öten mâsum bir kuştur. Tanrıyı övsün, insanları neşelendirsin diye yaratıldı. Onu tedirgin etmek günahtır.
— Ya serçe kuşuna ne dersin?
— O olur bak. Kurnaz, kötü bir kuştur serçe. Hep hırsızlık düşünür. Hiçbir zaman insanların iyi olduklarını istemez. (…)

Gökyüzünde açık mavi bir leke görünüyor. Terenti:

— Bakın, diyor, bir karınca yuvasını su basmış. Hayvancıklar boğulmuş.

Dostlar, eğilip karınca yuvasına bakıyorlar. Kimisi boğulmuş, kimisi çamurdan kurtulmaya çabalıyor.

Kunduracı gülümsiyerek:
— Hadi, hadi gebermezsiniz siz, diyor. Güneş şöyle bir görünsün yeter. Budalalar, bu size ders olsun, bir daha çukur yere yuva yapmayın.

Gene yürüyorlar. Danilka, genç bir meşe göstererek:
— Bakın, diyor, bir arı oğulu.

Gerçekten dalda ıslak vücutlarını birbirine dayamış, soğuktan büzüşmüş binlerce arı duruyor. O kadar çoklar ki, ne kondukları dalın altındaki yaprak, ne de dal görünüyor, hattâ bazıları birbirinin üstüne konmuş. Terenti:

— Evet bu bir arı oğulu, diye anlatıyor. Yağmur yağmaya başlayınca gelip bu ağaca konmuşlar. Zaten bir oğulu yakalamak için ıslatmak yeter. Şimdi bu oğulu almak istiyorsan bir çuval getir, kondukları dalı çuvala sok, sonra dalı silkele, hepsi de çuvala düşerler. Küçük Fiokla birden yüzünü buruşturup boynunu kaşımaya başlıyor. Ağabeysi çocuğun boynuna bakıyor, büyücek bir kızartı görüyor. Kunduracı:
— Hi, hi, diye gülüyor. Fiokla kardeş niçin çıkmış o kabarcık biliyor musun? Herhalde ağaçlardan birinde zehirli bir sinek vardı, onun üzerinden kayan bir damla boynuna düştü, sen de kaşıdın, ondan.

Güneş, bulutların arasından sıyrılıyor, ormanı, tarlaları, dostlarımızı ısıtıyor. O kapkara korkutucu bulut çoktan uzaklara gitmiş, fırtınayı da beraber götürmüştü. Hava gittikçe ısınıyor, toprak kokusiyle karışık inci çiçeklerinin, ak dikenlerin, böğürtlenlerin kokusu havayı dolduruyordu. Terenti, tüylü bir çiçek göstererek:

— Bunu, diyordu, burun kanamasında kullanırlar, iyi gelir.

Uzaktan bir düdük sesi, sonra bir gürültü işitiliyor. Ama bu biraz önce bulutların götürdüğü gürültü değildir. Önlerinden bir marşandiz treni geçiyor. Lokomotif, kara dumanlarını salıvererek, puflıya uflıya yirmi vagondan fazlasını sürüklüyor. Belli ki çok kuvvetli. Çocuklar, canlı olmadığı, atlar da çekemediğine göre, lokomotifin kendi kendine nasıl gittiğini, bu kadar yükü nasıl taşıdığını merak ediyorlar. Terenti onu da anlatıyor:

— Bütün iş burada çocuklar, diyor. Buhar yapıyor bütün işi. O, tekerleklerin yanlarında bir şey var ya, işte onu dürtüyor, o yanındakini, yanındaki de öbürünü, böylece hareket ediyor. Yolcular demir yolunu geçiyor, şarampola inerek ırmağa doğru yürüyorlar. Önlerine neresi çıkarsa oraya gidiyorlar. Danilka soruyor, Terenti cevap veriyor.

Terenti, ne sorulursa sorulsun cevapsız bırakmıyor. Terenti’yi müşkül duruma sokacak tabiatin hiçbir sırrı yoktur. Her şeyi biliyor, tarlalardaki otların hepsini, hayvanların, taşların adlarını. Hangi otlarla hangi hastalıkların tedavi edildiğini, atın veya ineğin kaç yaşında olduğunu hemen biliveriyor. Güneşe, aya, kuşlara bakarak ertesi gün havanın nasıl olabileceğini söyliyebiliyor. Bu kadar akıllı olan yalnız Terenti değildir, Silenti Siliç de, (…) sebzeci de, çoban da, hattâ bütün köy onun kadar biliyor. Bu adamlar bütün onları kitaptan değil, tarlalarda, ormanda, ırmak kenarında öğrenmişlerdir. Öten kuşlardan, arkasında erguvani bir renk bırakıp batan güneşten, ağaçlardan, otlardan öğreniyorlar bunu.

Danilka, dikkatle trene bakıyor, Terenti’nin bir kelimesini bile kaçırmamak için can kulağiyle onu dinliyor. İlkbaharda, havanın sıcaklığı, tarlaların biteviye yeşili henüz can sıkmadığı günlerde, her şeyin taze taze koktuğu, yeni olduğu günlerde, altın sarısı mayıs böcekleri, henüz başak bağlamaya başlıyan buğday tarlaları, çağlıyan dereler hakkında söylenen şeyleri kim dinlemek istemez?

Danilka ile Terenti, tarlalar boyunca yürüyor, bir türlü yorulmuyorlar. Bıraksan, bütün dünyayı dolaşabilirler. Yürüyor, dünyanın güzelliği üstüne konuşmaya dalarak, zavallı, zayıf dilenci kızın, onlara yetişmek için nasıl zorluk çektiğini fark etmiyorlar bile. Kız ağır ağır yürüyor, nefesi tıkanıyor, gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Bu, yorulmak bilmiyen yolcuları çoktan bırakırdı ama, neylesin, ne başını sokacak bir evi, ne de hısım akrabası var. İster istemez yürü! Konuşulanları dinle!

Öğle üzeri, üçü suyun kenarına oturdular. Danilka, torbasından, yağmurdan ekmek maması haline gelen ekmeğini çıkarıyor, bölüşüyorlar. Terenti, ekmeğini yedikten sonra, Tanrıya şükrediyor, sonra kumlara uzanıyor, derin bir uykuya dalıyor. Danilka suya bakıp düşünüyor. Kafasında birçok şey var:  az önce, fırtınayı, arıları, karınca yuvasını, treni gördü. Şimdi ise gözlerinin önünde balıklar oynaşıyor: kimi bir parmak boyunda, kimi bir tırnak kadar küçük. Başını, suyun üstüne kaldırarak bir yakadan
öbür yakaya bir engerek yılanı geçiyor.

Dostlarımız, ancak akşama doğru köye dönüyorlar. Çocuklar, geceyi geçirmek üzere, şimdi terkedilmiş, vaktiyle köyün buğdayını koydukları ambara doğru yürüyorlar, Terenti ise (…) yolunu tutuyor. İki kardeş birbirine sarılıp samanın üzerine yatıyorlar. Danilka’yı uyku tutmuyor. Gözlerini karanlığa dikiyor, gündüzün gördüğü şeyleri, bulutları, parlak güneşi, kuşları, balıkları, uzun boylu Terenti’yi gene görür gibi oluyor. İntibaların çokluğu, yorgunluk, açlık, hepsi birden hücum ediyorlar. Vücudunu bir ateş kaplıyor, bir yandan öbür yana dönüyor. Şimdi karanlıkta gördüklerini, ruhunu heyecana getiren ne varsa onları anlatmak istiyor, ama kime anlatsın?

Fiokla daha çok küçük, kendisini anlıyamaz. “Yarın sabah Terenti’ye anlatırım” diye düşünüyor. Çocuklar, evi barkı olmıyan kunduracıyı düşünerek uykuya dalıyorlar. Gece olunca Terenti usulcacık onların yanına geliyor, istavroz çıkarıyor, başlarının altına ekmeklerini koyuyor. Bu sevgiyi kimsecikler görmüyor. Belki yalnız, delik saman damından metruk ambara bakan ay görüyor.

A. Çehov, Hikâyeler, Çeviren: Servet Lünel

JULES AMCAM

Ak saçlı yaşlı bir yoksul, bizden sadaka istedi. Arkadaşım Joseph ona beş frank verdi. Şaşırdım.

Bana:
— Bu zavallı, şimdi sana da anlatırım ya, hiç unutamadığım bir olayı yine aklıma getirdi; dedi.

Benim aslında Le Havrelı olan ailem, zengin değildi. Kendi yağıyla kavrulurdu. İşte o kadar. Babam çalışır, daireden geç döner ve çok bir şey kazanmazdı. İki kız kardeşim vardı.

Annem, içinde yaşadığımız darlıktan çok sıkılır ve çok kez kocasına söyleyecek iğneli sözler, sinsi ve üstü kapalı sitemler bulurdu. O vakit zavallı adam bana pek dokunan bir hal alırdı. Açık elini, yoktan bir ter siliyormuş gibi alnından geçirir ve hiç yanıt vermezdi. Ben onun elinden bir söz gelmediğine üzüldüğünü anlardım. Her şeyden kısılırdı. Karşılık yapılmamak için hiçbir çağrıya gidilmezdi. Dükkân artığı ucuz yiyecek alınırdı. Kızkardeşlerim giysilerini kendileri dikerler ve metresi otuz santimlik bir şeridin fiyatı üzerinde uzun uzun çekişirlerdi. Her günkü yemeğimiz iç yağlı bir çorbayla türlü sığır yahnileriydi. Sözde bunlar hem sağlıklı, hem de doyurucudur. Ama ben doğrusu, başka şeyleri yeğlerdim.

Yitmiş düğmeler ve yırtılmış pantolonlar için beni pek kötü paylarlardı.

Fakat her pazar giyinip kuşanarak gezmeye giderdik. Babam, sırtında redingotu, başında silindir şapkası, ellerinde eldivenleri, kolunu, bayram gemisi gibi süslenip püslenmiş olan anneme verirdi. Önceden hazırlanan kızkardeşlerim, yürüyüş işaretini beklerlerdi. Fakat son dakikada kesinlikle aile babasının redingotunda unutulmuş bir leke görülür, çarçabuk onu benzine batırılmış bir bezle silmek gerekirdi.

Annem miyop gözlüğünü takıp lekelenmesin diye eldivenlerini çıkararak işe sarılırken babam, başında silindir şapkası, gömlekle iş bitsin diye beklerdi.

Yola törenle çıkılırdı. Kız kardeşlerim kol kola, önden yürürlerdi. İkisi de evlenme yaşındaydılar. Bu bahaneyle kentte görünmüş olurlardı. Ben, sağında babam bulunan annemin soluna geçerdim. Zavallı annemle babamın bu pazar gezintilerindeki pohpohlu tavırlarını, yüzlerinin asıklığını, yürüyüşlerinin ciddiliğini, hâlâ anımsarım. Sanki son derece önemli bir iş onların davranışına bağlıymış gibi vücutları dik, bacakları gergin, sert adımlarla ilerlerlerdi.

Ve her pazar, uzak ve bilinmez ülkelerden gelen büyük gemilerin limana girdiğini görünce babam, hiç değiştirmeden, hep aynı sözleri söylerdi:

— Ha, ister misiniz Jules şunun içinde olsun da bizi şaşırtsın?

Jules amcam, babamın kardeşi, önce umacısı olduktan sonra, ailenin tek umuduna dönüşmüştü.

Çocukluğumdan beri onun sözünü işitirdim. Onu düşünmeye o kadar alışkındım ki görsem hemen tanıyacağımı sanıyordum. Onun Amerika’ya gittiği güne kadar yaşamının bütün olaylarını -bu dönemden hep alçak sesle söz edilmiş olmasına karşın- biliyordum.

O galiba kötü yola sapmış, yoksul ailelere göre suçların en büyüğünü işlemiş, yani birkaç para yemişti. Zenginler için eğlence peşinde koşan adam yalnızca budalalık etmektedir. O, gülümsenerek söylendiği gibi, hovardanın biridir. Yoksullardaysa ana babayı sermayeden yemek zorunda bırakan bir oğul kötü kişidir, serseridir, haylazdır!

Bu ayırdediş de, iş aynı olmakla birlikte, yerindedir. Çünkü davranışların önemini ancak sonuçları belirtir.

Özetle, Jules amca babamın güvendiği mirası, kendi payını son meteliğine kadar yedikten başka, epeyce de azaltmıştı.

Onu, o vakitler görenek olduğu gibi, Le Havre’dan New-York’a giden bir tüccar gemisine bindirerek Amerika’ya yolladılar.

Bir kez oraya varınca Jules amcam bilmem ne satıcısı olarak yer tuttu ve hemen babama biraz para kazandığını, kendisine karşı yaptığı haksızlığı onarmak umudunda olduğunu yazdı. Bu mektup bütün aileyi derin bir heyecana düşürdü. Hani, nasıl derler, iki para etmeyen Jules birdenbire namuslu bir adam, iyi yürekli bir çocuk, bütün Davranchelar gibi doğru, gerçek bir Davranche oluverdi.

Ayrıca bir kaptan da bize onun büyük bir dükkân kiraladığını ve büyük işler yaptığını haber verdi.

İki yıl sonra ikinci bir mektup şöyle diyordu: “Sevgili Philippe, sana sağlığım için merak etmeyesin diye yazıyorum. İyiyim. İşlerim de iyidir. Yarın Güney Amerika’da uzun bir geziye çıkıyorum. Herhalde, birçok yıl sana bir haber ulaştıramayacağım. Eğer yazmazsam merak etme. Zengin olur olmaz Le Havre’a döneceğim. Bunun o kadar uzun sürmeyeceğini ve hep birlikte rahatça yaşıyacağımızı umarım…”

Bu mektup ailenin İncil’i olmuştu. Her vesileyle okunuyor, herkese gösteriliyordu.
Gerçekten Jules amca on yıl bir haber yollamadı. Fakat zaman geçtikçe babamın umudu büyüyordu.

Annem de çok kez:
— Şu iyi Jules gelince durumumuz değişecek, diyordu. İşini bilen adam o!

Ve her pazar, babam kocaman kara vapurların gökyüzüne dumandan yılanlar çıkarta çıkarta ufuktan gelişlerine bakarak her zamanki tümcesini yinelerdi:

— Ha, ister misiniz, Jules şunun içinde olsun da bizi şaşırtsın? Ve adeta onun, bir mendil sallar ve “Hey! Philippe!” diye seslenirken görülmesi beklenirdi.

Bu güvenilen dönüş üzerine bin hülya kurulmuştu. Amcamın parasıyla Ingouville yakınlarında küçük bir yazlık ev bile alınacaktı. Hatta babamın bu konuda bazı pazarlıklara girişmemiş olduğunu hiç de ileri süremem. Kız kardeşlerimin büyüğü o vakitler yirmi sekiz yaşındaydı. Öteki de yirmi altı. Evlenemiyorlardı ve bu herkese büyük bir dert oluyordu.

Sonunda küçüğüne bir istekli çıktı. Zengin olmamakla birlikte namuslu bir memur. Delikanlının duraksamalarına son veren ve onu karara vardıran şeyin, Jules amcanın bir akşam kendisine gösterilen mektubu olduğuna hep inanmışımdır.

İstek hemen kabul edildi ve evlenmeden sonra bütün ailenin Jersey’e küçük bir gezi yapması kararlaştı.

Jersey, geziye çıkmak sevdasında olan yoksul insanlar için aranıp da bulunmaz bir yerdir. Uzak değildir. Deniz, posta vapuruyla geçilir ve adacık İngilizlerin olduğu için insan kendini yabancı bir ülkeye gelmiş sanır. Bu nedenle bir Fransız iki saatlik bir gemi yolculuğundan sonra komşu insanları ülkelerinde görür ve açık konuşmayı sevenlerin dediği gibi, Britanya bayrağının koruduğu bu adadaki esasen yürekler acısı yaşayış biçimini inceleyebilir.

Bu Jersey gezisi bütün düşüncemiz, her saniyelik hülyamız oldu; tek beklediğimiz şeye dönüştü.

Sonunda yola çıkıldı. Bunu dünkü gibi görüyorum: Vapur Granville rıhtımında istim üzerinde; babam telaşlı, üç dengimizin yüklenmesine bakıyor; meraklı annem, ötekinin gidişinden beri kuluçkasından arta kalmış tek piliç gibi ziyan olmuşa benzeyen bekar ablamın kolunda; arkamızda da hep geriye kalıp bana çok kez başımı çevirten yeni evliler.

Vapur düdük çaldı. İşte biz de bindik ve gemi rıhtımdan ayrılarak yeşil mermer levha gibi dümdüz denize açıldı. Bütün seyrek yolculuk edenler gibi hoşnut ve kurumlu, kıyıların geride kalışına bakıyorduk.

Babam daha o sabah bütün lekeleri dikkatle silinen redingotunun altından karnını çıkarıyor ve çevresine gezinti günlerinin, o bana pazarları tanıtan, benzin kokusunu yayıyordu.

Birdenbire uzakta iki bayın istiridye ikram ettiği iki süslü bayan gördü. Eski püskü giysili yaşlı bir gemici, kabukları bir bıçakla açarak baylara veriyor, onlar da hemen onları bayanlara uzatıyordu. Bayanlar giysilerini lekelememek için kabuğu zarif bir mendil üzerinde tutarak ve ağızlarını uzatarak kibar kibar yiyorlardı. Sonra küçük bir hareketle suyunu da içiveriyorlar ve kabuğu denize atıyorlardı.

Babam herhalde böyle yola çıkmış bir gemide istiridye yeme kibarlığına bayılmıştı. Bunu yerinde, ince, üstün bir davranış saydı ve annemle ablalarıma yaklaşarak:

— İster misiniz, birkaç istiridye ikram edeyim? diye sordu.

Annem para harcanacak düşüncesiyle yutkunuyordu. Fakat iki ablam hemen kabul ettiler. Annem küskün bir sesle:

— Mideme dokunmasından korkarım, dedi; sen onu yalnızca çocuklara ikram et. Ama fazla kaçırma, midelerini bozarsın.

Sonra bana dönerek ekledi:
— Joseph’e öyle şeyler gerekmez; hem küçükleri şımartmamalı.

Bu ayırdedişi haksız bularak annemin yanında kaldım. İki kızıyla damadını yaşlı partal gemiciye doğru kurula kurula götüren babamı gözlerimle kolluyordum.

İki bayan henüz çekilmişti. Babam ablama, suyunu dökmeden istiridyeyi yemek için nasıl davranacaklarını anlatıyordu. Hatta örnek göstermek istedi ve bir istiridye aldı. Fakat bayanlar gibi yapayım derken ansızın bütün suyunu redingotuna boca etti. Annemin:

—Yerinde dursaydı daha iyi ederdi; diye mırıldandığını duydum.

Yalnızca babam bana birden telaşlanmış göründü. Birkaç adım uzaklaştı, istiridyecinin başına toplanmış olan kızlarına ve damadına uzun uzun baktı ve ansızın bize doğru geldi. Bakışında bir tuhaflık vardı, sararmışa benziyordu. Hafif sesle anneme:

— Olur şey değil, dedi; şu istiridye açan adam Jules’e öyle benziyor ki!
— Annem kestiremeyerek sordu:
— Hangi Jules’e?

Babam yine:

— Canım… kardeşime, dedi; eğer Amerika’da iyi durumda olduğunu bilmesem odur derdim.

Annem şaşırmış kekeledi:

— Sen delisin! O olmadığını bildiğin halde ne diye böyle saçmalıyorsun?

Fakat babam üsteliyordu:

— Git sen de bak Glarisse; kendi gözlerinle görüp emin olman daha iyi.

Kadıncağız kalktı ve kızlarının yanına gitti. Adama ben de bakıyordum. Yaşlı, pis, buruş buruştu ve gözlerini işinden ayırmıyordu.

Annem döndü. Titremekte olduğunu gördüm. Çabuk çabuk:

— Odur sanırım, dedi; hadi git, kaptandan öğren. Ama önlemli davran da bu haylaz şimdi yine üstümüzde kalmasın!

Babam uzaklaştı. Ben de arkasından gittim. İçimde garip bir heyecan duyuyordum.
Kaptan, iri, zayıf, uzun çatal sakallı bir bay, Hint postasına komuta ediyormuş gibi, kurumla köprüsünde geziniyordu.

Babam törenle kendisine yaklaştı, koltuk vererek mesleği üzerine soruşturmalara başladı:

— Jersey’in önemi neydi? Ürünleri, halkı, özellikleri, görenekleri nelerdi? Toprağı nasıldı? Ve dahası.. ve dahası..

İnsan hiç değilse Amerika Birleşik Devletlerinden söz ediliyor sanırdı.

Sonra bildiğimiz gemiden, ekspresten laf açıldı. Sonra da tayfalara gelindi. Sonunda babam titrek bir sesle:

Orada dikkate değer görünen yaşlı bir istiridyeciniz var, dedi, adamcağız hakkında bir şeyler biliyor musunuz?

Bu konuşmadan artık sıkılmaya başlayan kaptan kuru kuru yanıt verdi:

— Bu, yaşlı bir Fransız serserisidir. Geçen yıl Amerika’da buldum ve yurduna getirdim. Görünüşe bakılırsa Le Havre’da akrabaları var ama onlara borçlu olduğundan yanlarına dönmek istemiyor. Adı Jules’dür. Jules Darmanche, yahut Davranche, işte onun gibi bir şey. Orada bir zamanlar zengin olmuşmuş.

Fakat bakın şimdi ne duruma girmiş!

Yüzü gittikçe kararan babam, boğazı kurumuş, gözleri dönmüş:

— Ya! ya! diye kekeledi; âlâ… çok iyi… buna hiç de şaşmıyorum… Size çok teşekkür ederim kaptan.

Ve denizci arkasından alık alık bakarken o çekip gitti.

Annemin yanına öyle perişan döndü ki kadın kendisine:

— Otur, dedi; farkına varacaklar. O:

— Kendisi! Ta kendisi! diye kekeleyerek sıranın üstüne düştü.

Sonra:

— Şimdi ne yapacağız?… diye sordu.

Annem sert yanıt verdi:

— Çocukları uzaklaştırmalı, Joseph her şeyi bildiği için gidip onları alsın. Özellikle damadımızın bir şeyden kuşkulanmamasına dikkat etmeli.

Babam bitmiş görünüyordu.

— Ne yıkım! diye mırıldandı.

Annem ansızın öfkelenmiş, ekledi:

— Zaten bu hırsızın bir şey yapmayacağından ve yine bize yük olacağından hiç kuşku duymamıştım!

Sanki, bir Davranche’tan başka ne beklenebilirdi?

Babam karısının azarları karşısında hep yaptığı gibi elini alnından geçirdi.

Annem yine:

— Şimdi Joseph’e para ver de gitsin o istiridyelerin hesabını görsün, diye ekledi; bir de bu dilenci kendisini tanırsa tamam olur. İş gemide ne güzel etki bırakır! Hadi kalkın öbür uca gidelim. Sen öyle davran ki bu adam bize yaklaşmasın!

Kendisi hemen kalktı. Elime beş frank sıkıştırdıktan sonra uzaklaştılar.

Ablalarım şaşırmış, babalarını bekliyorlardı. Annemi biraz deniz tuttuğunu söyledim ve istiridyeciye:

— Borcumuz ne kadar efendim? diye sordum.

Amca demek için içim titriyordu. O yanıt verdi:

— İki buçuk frank.

Ben beş franklığı uzattım. O da gerisini verdi.

Eline bakıyordum, baştan başa kırışmış, yoksul bir gemici eli; yüzüne bakıyordum, bitkin, üzgün, yaşlı ve sefil bir yüz. İçimden de:

— Bu benim amcam, babamın kardeşi, amcam! diyordum.

Kendisine elli santim bahşiş verdim. Sadaka alan bir yoksul sesiyle:

— Tanrı sizi kazadan, beladan esirgesin, küçük bayım! diye teşekkür etti.

Onun ötede de dilenmiş olacağını düşündüm!

Kız kardeşlerim cömertliğime şaşmışlar, bana bakıyorlardı.

Babama iki frank geri verdiğim zaman annem şaşırarak sordu:

— Üç frank mıymış?.. Olamaz.

Ben katı bir sesle:

— Elli santim bahşiş verdim, dedim.

Annem yerinden hoplayarak gözlerimin içine baktı:

— Sen delisin! Bu adama, bu dilenciye elli santim vermek ha!..

Damadını işaret eden babamın bir bakışı üzerine kesti.

Sonra herkes sustu.

Karşımızda, ufukta, denizden menekşe renkli bir gölge çıkıyor gibiydi. Bu Jersey’di.
İskeleye yanaşıldığı zaman içimden Jules amcamı bir daha görmek, kendisine yaklaşmak, tatlı, avutucu bir şey söylemek için şiddetli bir istek geldi.

Fakat artık kimse istiridye yemediğinden o kaybolmuş, kuşkusuz, yattığı pis anbarın dibine inmişti.

Biz kendisine rastlamamak için Saint-Malo vapuruyla döndük.

Annem sıkıntıdan ölüyordu.

Ondan sonra babamın kardeşini hiç görmedim!

İşte bunun için beni bazen serserilere beşer frank verirken göreceksin.

Guy de Maupassant, Öyküler, Çeviren: Enver Behiç Koryak

Ayrıca bkz: Hikaye Nasıl Yazılır?

Kısa Hikaye Örnekleri

 

SON KUŞLAR

Kış, Ada’nın bir tarafında yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız poyraz, maestro, dıramudana, gündoğusu, batı karayel, karayel halinde seferber ettiği zaman; öteki yakada yaz, daha pılısını pırtısını toplamamış, bir kenara oldukça mahzun bir göçmen gibi oturmuştur. Gitmekle gitmemek arasında sallanır bir halde, elinde bir pasaport, çıkınında üç beş altın, bekleyen bu güzel yüzlü göçmen tazeyi benden başka bu Ada’da seven hemen hiç kimse yoktur, diyebilirim
-Övünmek için değil-.

Herkesin yeni başlayacak olan altı yedi aylık soğuk hayata kendini şimdiden
alıştırmak ve hazırlamak için bir şeyler yapmaya çalıştığı öyle günlerde ben, tembelliğim, hep kaçanı kovalayan huyumla yazın, o güzel göçmenin peşine düşmüşümdür. Nerede yakalarsam orada kucaklarım onu. Kimi bir çamın gölgesinde durgun ve güneşsizdir. Kimi bir çalılığın kenarındaki çimenlikte bütün eski ihtişamıyla daha yeni başlamıştır.

Yazın daha parça parça, lime lime, bohça bohça eşyalarıyla gitmek için fazla telaş etmediği Ada’nın bu yakasında, hiç ev yoktur. Yalnız bir tek kır kahvesi vardır.

Bir küçük koyun hemen beş on metre yukarısında, bir apartman terası kadar ufak bu kır kahvesinin tahta masaları üstünde hâlâ karıncalar gezer, hâlâ sinekler kahve fincanının etrafına konarlar. Bütün sesler kesilmiştir. Kimi gökyüzünden bir uçak homurtusu gelir. İçindeki, şimdi Yeşilköy’e inecek yolcuları düşündüğüm, yalnız bu yazıyı yazarken oldu. Ondan evvel de uçaklar geçmişti. Ama hiç, içindeki yolcuların Yeşilköy’e neredeyse ineceklerini, daha daha şu iki satırın sonunda inmiş bile olduklarını düşünmemiştim.

Kahvecinin kendisi sevimsiz bir adamdır. Kahveciden çok, ters bir devlet memuru hüviyeti taşır. Hastalıklı olmasa, doktorlar fazla yorulmamasını salık vermemiş olsalar, dünyada kahveci olmazdı. Tersine, ben bütün ömrümce iyi bir kahve bulamadığım için kahveci olamamışımdır. Bir kır kahvesi, bir köyün kahvesinin üç beş gediklisi… Bundan güzel bir ömür mü olur, elli altmış senelik yaşama bundan güzel başlar ve biter mi?

Ağaçtan ağaca serilmiş beyaz çamaşırlar bu kadar durgun, güneşsiz, ıslak bir şekilde ılık havada hiç kurumayacaklar. Bu kedi, tahta masanın üstüne çıkmış, köpeğime durmadan homurdanacak mı? Sandalyenin üstündeki vişneçürüğü rengindeki delik çoraplar… Asmanın yaprakları daha yemyeşil. Bizim bahçedeki kurudu bile.

Deniz, Bozburun’a doğru başını almış gidiyor. Uzaklarda görünen, İstanbul’un neresi kim bilir? Sesler neden gelmiyor?

Bir başka uçağın sesi gelmeye başladı. Bizim Ada, uçakların üstünden geçtikleri bir yol güzergâhı olmalı ki, hep ya üstümden ya solumdan geçip gidiyorlar. Kedi sustu. Köpeğim gözünü kapadı. Karga sesleri geliyor şimdi de. Vaktiyle bu Ada’ya bu zamanda kuşlar uğrardı. Cıvıl cıvıl öterlerdi. Küme küme bir ağaçtan ötekine konarlardı.

İki senedir gelmiyorlar.

Belki geliyorlar da ben farkına varmıyorum.

Sonbahara doğru birtakım insanların çoluk çocuk ellerinde bir kafes, Ada’nın tek tepesine doğru gittiklerini görürdüm. İçim cız ederdi.

Büyüklerin ellerinde birbirine yapışmış, pislik renginde acayip çomaklar vardı.

Bunlarla bir yeşil meydanın kenarına varır, bunları bir ufacık ağacın altına çığırtkan kafesiyle bırakırlar, ağacın her dalına ökseleri bağlarlardı. Hür kuşlar, kafesteki çığırtkan kuşun feryadına, dostluk, arkadaşlık, yalnızlık sesine doğru bir küme gelirler. Çayırlıkta bir başka ağacın gölgesinde birikmiş çoluklu çocuklu kocaman herifler bir müddet bekleşirler. Sonra kuşların üşüştüğü ağaca doğru yavaş yavaş yürürlerdi. Ökselerden kurtulmuş dört beş kuş, bir başka ökseye doğru şimdilik uçup giderken birer damlacık etleriyle birer tabiat harikası olan kuşları toplarlar, hemen dişleriyle oracıkta boğarlardı. Ve hemen canlı canlı yolarlardı.

Hele bir tanesi vardı, bir tanesi. Çocukları bu işe seferber eden de oydu. Ökseleri cumartesi gecesinden hazırlayan da… Konstantin isminde bir herifti. Galata’da bir yazıhanesi vardı. Zahire tüccarıydı. Kalın, tüylü bilekleri, geniş göğsü, delikleri kapanıp açılan üstü kara kara benekli bir burnu, deriyi yırtmış da fırlamış gibi saçları, kısa kısa bir yürümesi, kalın kalın bir gülmesi…

O esmerle sarışın arası isketelerin bir damlacık etlerinden yapacağı pilavın hazzıyla pırıl pırıl yanan krom dişleriyle nasıl koparırdı kuşun imiğini, bir görseydiniz…

Hani sessiz, zenginliğini bile belli etmez, mütevazı adamdı da… Konu komşusu da severdi hani. Hiçbir şeye, hiçbir dedikoduya karışmazdı. Sabahleyin işine kısa kısa adımlarla koşarken, akşam filesini doldurmuş vapurdan çıkarken görseniz; iriliğine, sallapatiliğine, Karamanlı ağzı konuşuşuna, basit ama, hesaplı fikirlerine, (…) yine basit, sevimli şakalarına karşı, hakkında kötü bir hüküm de veremezdiniz. Kendi halinde, işi yolunda, hesaplı yaşayan bin bir tanesinden bir tanesiydi.

Ama, güz mevsiminde birdenbire böyle canavar kesilirdi. Akşam beş otuz beş vapurunun arka tarafında yerleştiği iskemlesinde denizin üstüne oldukça mülayim bakan gözlerini havaya kaldırır, eylül sonlarına doğru böyle şairane gökyüzüne bakardı. Birden yüzünün ve gözlerinin parladığını görürdünüz.

Havada ve denizdeki tirşe maviliğin üstünde birtakım esmer damlacıklar görünürdü. Sağa sola oynarlar, sonra bir istikamet tutturur, bu esmer lekecikler geçip giderlerdi.

Konstantin Efendi onların çok uzaktan geçtiklerini görebilirdi. Gözlerini kısardı. Esmer lekelerin adalar istikametinde gittiklerini görür, etrafına bakar, bir tanıdık görecek olursa gözünü kırpar, gökyüzüne bir işaret çakar:

— Bizim pilavlıklar geldi, derdi.

Kuşlar pek yakından geçmişse, seslerini taklit ederek kalın dudaklarıyla dişlerinin arasından onlara seslenirdi. Kuşların çoğunca aldandıklarına, bu sesi duyarak, dost sesi sanıp vapur etrafında bir dönüp uzaklaştıklarına şahit olmuşumdur.

Havalar sertleşir, poyrazlar, lodoslar birbirini kovalar, günün birinde teşrinlerin sonlarına doğru, ılık, hiç rüzgârsız, parça parça oynamayan bulutlu, tatlı, sümbüli günlerde, o, en çığırtkan kafes kuşunu nereden bulursa bulur, mahalle çocuklarını çağırtır; bin tanesi iki yüz elli gram et vermeyen sakaları, isketeleri, floryaları, aralarına karışmış serçeleri gökyüzünden birer birer toplardı.

Seneler var ki kuşlar gelmiyor. Daha doğrusuben göremiyorum. Güzün o güzel günlerini penceremden görür görmez, Konstantin Efendi’nin bulunabileceği sırtları hesaplayarak yollara çıkıyorum. Bir kuş cıvıltısı duysam kanım donuyor, yüreğim atmıyor. Halbuki sonbahar kocayemişleri, beyaz esmer bulutları, yakmayan güneşi, durgun maviliği, bol yeşiliyle kuşlarla beraber olunca insana, sulh, şiir, şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu anlaşmış, (…), açsız, hırssız bir dünya düşündürüyor. Her memlekette kıra çıkan her insan, kuş sesleriyle böyle düşünecektir. Konstantin Efendi mâni oluyor. Zaten kuşlar da pek gelmiyor artık. Belki birkaç seneye kadar nesilleri de tükenecek. Her memlekette kaç tane Konstantin Efendi var kim bilir? Kuşlardan sonra şimdi de milletin yeşilliğine musallat oldular. Geçen gün yol kenarındaki yeşilliklere basmaya kıyamayarak yola çıkmıştım. Konstantin Efendi’nin günlerinden bir gündü. Gökte hiç kuş gözükmüyordu. Evden çıkarken isketemin kafesine bir incir yapıştırdım. İsketem tek gözünü verip bana dostlukla bakmış, incir çekirdeğini kırmaya çalışıyordu.

Onu, ev duvarının bir kenarına çaktığım çiviye asmış, yola çıkmıştım. Kuşlar yoktu şimdi havada ama, yolun kenarında yeşillikler vardı ya… Baktım: Bu yeşilliklerin bazı yerleri sökülmüş. Biraz ileride dört çocuğa rastladım. Yürüyorlar. Yeşilliklerin en güzel yerinde duruyor, bir kaldırım taşı kadar büyük bir parçayı belle söküyorlar, bir çuvala dolduruyorlardı:

— Ne yapıyorsunuz, yahu? dedim.
— Sana ne? dediler.

Fukara, üstleri yırtık pırtık yavrulardı.

— Canım, neden söküyorsunuz? dedim.
— Mühendis Ahmet Bey söktürüyor.
— Ne yapacak bunları?
— Yukarıda deri tüccarı Hollandalı var ya hani, onun bahçesini düzeltiyorlar da…
— İngiliz çimi alsın, eksin, mademki herif zengin…
— İngiliz çimiyle bu bir mi?
— Bu daha mı iyi?
— İyi de laf mı? Bunun üstüne çimen mi olur? Hollandalı öyle demiş.

Karakola koştum. Polislere haber verdim. Güya men ettiler. Gizli gizli, gene çimenler yer yer söküldü. Mühendis Ahmet Bey’e ceza bile kesilmedi. Belediye talimatnamesinde, yol kenarlarındaki çimenleri sökmek cezayı mucip olmuyormuş.

Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı.

Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.

Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar

ZİNCİR

İşsiz, güçsüz kaldığım gurbet ellerinde köşe pencerem, kendimce Abdülhak Hamid’in “Kürsü-i temaşa”sı yerine geçerdi.

Yabancı memleketlerde bir kasabaya sokulup uzun müddet yaşamaktaki azabın ne olduğunu bilir misiniz? Beş on gün çarşı sokak gezdikten sonra, tanıdık çehre, alışabileceğiniz yer bulamamaktan bezer, odanıza girer, yalnızlığın içine sinersiniz.

Çam dallarında sallanan bir tırtıl torbası gibi kafanızın içi mütemadiyen, gece gündüz kıvrılıp bükülen soğuk temaslı düşüncelerle dolu, hareketli, ağır, yüklüdür.

Can sıkıntısının bir sesi vardır; bunu ancak, böyle bir zamanda, o gurbet odasında duyarsınız: Eski mobilyaların tahtalarını dişleyen gizli kurtların biteviye çıkardığı kemirici, işleyici ses… Birden eskiyiveren gönlünüzde bu kurdu ve bu sesi işitirsiniz ve oyduğu delikten incecik tozların içinize biriktiğini duyarsınız.

Şayet iradesiz bir adamsanız az zamanda çürüyüp çökmeniz pek mümkündür.

Ben çökmemek için köşe penceresinden ayrılmazdım; köşe penceresinden dünyayı seyrederdim.

Köşe penceresinden seyretmek insana mübalağalı bir fikir gibi görünür. Bir pencere, nihayet bir sokağı, birkaç sokağı görebilir. Bir sokak ise dünyanın kaç milyarda biridir?

Fakat böyle düşünmemeli: Büyük Okyanus’tan aldığınız bir bardak su, o geniş denizin tirilyonda biri değildir; ama bütün o ummanda mevcut unsurların bu minimini kadehte tam bir terkibi mevcuttur. Hatta kadehe de lüzum yok… Bir damlası bile deniz hakkında bize ilmi bir fikir vermeye yetişir.

Başka cihetten düşünülürse, Okyanus’u bir bardak veya kaşık içinde daha fenni, daha sahici olarak görebiliriz: Azı ve ufağı incelemek elbette çoğu ve büyüğü tetkikten kolaydır; kolay ve doğrudur.

Köşe penceresini, işte, ben, bu itibarla insan çevresinin bir damlası üstüne çevrilmiş bir mikroskop camı sayarım. Baktığınızı sanki büyütür. Rasathaneler nasıl gökleri ve yıldızları temaşa için havaya uzanmış birer fen gözü ise köşe pencereleri de yeri ve yerde yaşayanları seyre yarar, zemine eğilmiş birer tecrübe gözlüğüdür.

Onun içindir ki, penceremden sokağa kendimize bakmayı, göğe dalıp kalmaya tercih ederim. Bu basit teleskobun önüne geçip insanlarla hayvanları tetkik en hoşlandığım eğlencelerin başında gelir.

Karşıdaki komşum yabancı subayın buldok cinsi bir köpeği vardı. İri kafalı, koca enseli, iki dişi daima meydanda, yanakları kof ve sarkık, burnu çökük, aksi bir köpek… Bana buldok suratı; bütün dişleri söküldükten sonra acemi bir dişçiye tam takım diş yaptırıp da çene kemikleri çökerek çehresi tanınmayacak şekle giren eski somurtkan (…) tiplerini hatırlatır.

Buldok, değişiklik olsun diye, sanki asıl yüzüne korkunç, gamlı, bedbin bir karnaval maskesi geçirmiş bir köpektir. Dikkat ederim, bu iğreti kara suratı düşürmemek ister gibi boynunu dimdik tutar.

Komşunun buldoğu suratına, gördüğüm maskelerin en sertini, en titiz gösterişlisini asmıştı. Dünyaya parçalanıp yok edilecek lüzumsuz, zararlı, iğrenç bir şeymiş gibi kin ile, anarşist gözü ile bakıyordu.

Günde iki kere Senegalli izbandut bir nefer -kardif kömüründen halkolmuş, et ve adalesi ziftle yoğrulmuş bu yarı insan- onu zincirinden sıkı sıkı tutup hava aldırmaya çıkarıyordu.

Fakat ne zorlukla… O köpek, koskoca, simsiyah adamı, adeta, iri şilepleri çekip götüren römorkörler gibi sürüklüyordu.

Hayvan, daima, soluk soluğa, kulaklar dimdik, gözler fırıl fırıl ve çehre hiddetinden karmakarışık, bumburuşuk!

Zincirden boşanıverse, şüphesiz, önüne insan ve hayvan ne gelirse, neresi gelirse, hemen mengene gibi tuttuğunu bırakmaz, sert yaylı, çenesinde parçalandığını, koptuğunu göreceğiz. Hele bir kedi, bir köpek geçmiyor mu, Juju hırsından boğuluyor. Ne havlamalar, ne ulumalar, ne inlemeler!

Zavallı Senegalli, bir türlü söyleyemediği “j”leri değiştirerek:

“Susu! Susu!” diye ne kadar bağırsa, hatta belindeki kayışla vursa nafile…

Juju kıyamet koparıyor, hırlıyor, eşiniyor, atılıyor, zapt edilmez bir hâle geliyor. O zaman, çaresiz, çeke çeke, koparır gibi tekrar eve sokuyorlar. Balkondan uzanan penyuvarlı ve dağınık saçlı bir Frenk karısı, ıslak köpek tüyü gibi koktuğu vehmini veren etekleri havalanarak iltifat ediyor:

“Juju! Juju! Şeri…”

Ve sokağın sükûneti de geri geliyor.

Kendi kendime soruyorum:

“Bir gün, zinciri kopuverince ne olacak? Acaba ne kıyametler kopacak?”

Nihayet, bir gün, bu korktuğum, beklediğim, merak ettiğim hadise vuku buldu; Juju’nun zinciri, zencinin elinde kaldı. Köpek mancınıktan kurtulan bir taş gibi fırlamış, bir an içinde gözden kaybolmuştu. Arkasından yetişemediler, gittikçe uzaklaşan ve sokaklar arasında gittikçe sönerek akseden havlamalar, o kadar!

“Buldok” kasabayı altüst etmeye gitmişti; kim bilir ne facialar işitecektik?

Hâlbuki öyle olmadı:

İki gün sonra Juju’yu zincirinde çok sakin gördüm. Demek ki dönmüş veya bulunmuştu ve muhakkak ki daha azılı yerli köpeklere rast gelmiş, el sillesini tatmış, yersiz, yurtsuz kalmış, Hanyayı Konya’yı öğrenmiş, açlığı denemiş, Senegalli bekçisini, Penyuvarlı gözcüsünü arkasında bulamayınca bütün azgınlığını, kaba sığmayan öfkesini bırakmış, sünepeleşmişti.

Hava almaya çıkardıkları zaman, artık, hürriyet eskisi kadar ona cazibeli görünmüyordu; zinciri tahammül edilmez bir yük gelmiyordu.

Hatta, daha sonraları, neferin yanında bağsız dolaşmaya koyuldu; ayakları dibinde zincirsiz ve uslu yürüyor, dünyaya filozof gözüyle, hiddetle değil, düşünceli bakıyordu. Bu gözler, anlamaya başladığı dünyayı artık tartıyordu.

O eski korkunç mahluk, zinciri çıkınca, basbayağı bir köpek olmuştu. Evvelce yanına yaklaşamayan mahalle çocukları, etrafını sarıyorlar:

“Susu! Susu!” diye alay ediyorlardı.

Aldırmıyordu bile… Zira bütün heybetini, kahramanlığını o kopmayacak sandığı zincire borçlu idi.

Eminim ki Juju’nun gamlı gözlerinden ara sıra, uzak, şanlı bir hatıra gibi bu zincir geçiyor, köpek, zincirini arıyordu.

Refik Halid Karay, Gurbet Hikâyeleri

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen adınızı buraya girin