Sponsorlu Bağlantılar
Kategoriler
Türkçe

Hikayenin Bölümleri, Hikayenin Yapı Unsurları ve Bakış Açıları

Yaşanmış ya da yaşanabilir olayları anlatan kısa edebi türlere hikaye denir. Hikayenin detaylı tanımına ve hikaye özelliklerine göz atmak için bir önceki yazımıza göz atmanızı öneririz.

Sponsorlu Bağlantılar

Bkz: Hikaye Nedir? Hikayenin Özellikleri

Şimdi de hikayenin bölümlerini, hikayenin yapı unsurlarını ve hikayenin bakış açılarını inceleyeceğiz.

Hikayenin Bölümleri

Hikâye üç bölümden oluşur. Bunlar;

  1. Serim
  2. Düğüm
  3. Çözüm

Ancak bütün hikaye türlerinden bu bölümler bulunmayabilir.

Sponsorlu Bağlantılar

Serim bölümü: Kişilerin tanıtıp, yer ve zamanın belirtilip, olayın anlatılmaya başlandığı bölüme serim bölümü denir.
Düğüm bölümü: Okuyucuda merak uyandıracak şekilde olayların işlendiği bölüme düğüm bölümü denir.
Çözüm bölümü: Okuyucuda merak uyandıran soruların cevaplandığı ve olayların düğümlerinin çözüldüğü bölüme düğüm bölüm denir.

Hikayenin Yapı Unsurları

Hikâyenin yapı unsurları dört tanedir. Bunlar;

  1. Kişiler,
  2. Olay örgüsü,
  3. Mekân (yer)
  4. Zaman

Kişiler: Hikâyede geçen kurmaca kişilerdir ve hikayenin kişi kadrosunu oluşturur. Bu kişiler hikayede anlatılan olayları veya durumları yaşayan kahramanlardır.
Olay örgüsü: Kişilerinin başından geçen olaylar dizisine olay örgüsü denir. Olay örgüsü hikâyedeki ana olaya bağlı küçük olayların peş peşe sıralanmasıyla oluşur.
Mekân: Hikâyede olayın geçtiği yer ya da yerlere mekan denir. Yazar tarafından mekan ayrıntıya girilmeden tanıtılır.
Zaman: Hikâyedeki olayın başlangıcından bitişine kadar geçen süreye zaman denir. Hikâyede olaylar belli sıralamada verilmeyebilir. Baştan sona, sondan başa yada farklı bir sıralamada verilebilir. Hikâyede zaman açık bir şekilde belirtilmeden sezdirilerek de verilebilir.

Anlatıcı: Hikâyedeki olayı anlatan kişiye anlatıcı denir. Hikâyedeki anlatıcı kurmaca bir kişidir. Olaylar genellikle birinci veya üçüncü kişi ağzıyla anlatılır.

hikaye, öykü

Hikayenin Bakış Açıları

Bakış açısı: Anlatıcının hikâyenin yapı unsurlarını yani kişi, olay, yer ve zamanı ele alma biçimi ve bunlara karşı takındığı tutumdur. Bir hikayede anlatıcı sayısı ve bakış açısı birden fazla olabilir. Her bir anlatıcının ayrı bir bakış açısı vardır.

Sponsorlu Bağlantılar

Bakış açısı üçe ayrılır. Bunlar;

  1. Hâkim (Tanrısal / İlahi) Bakış Açısı
  2. Kahraman (Ben) Bakış Açısı
  3. Gözlemci (Müşahit / Kameraman) Bakış Açısı

Hâkim (Tanrısal / İlahi) Bakış Açısı: Olaylara ve kahramanlara hâkim olan bir bakış açısıdır. Bu bakış açısında anlatıcı olayların nasıl gelişeceğini bilir ve görür. Hikayedeki kahramanların psikolojilerini ve aklında geçenleri yansıtır. Anlatıcı olayları üçüncü kişi ağzıyla anlatır.

Kahraman (Ben) Bakış Açısı: Bu bakış açısında hikâyeki kahramanlarından birinin ağzıyla olaylar anlatılır. Bu anlatıcı kahraman, kendi bakış açısıyla olaylar karşısındaki izlenim ve tutumunu yansıtır. Dolayısı ile anlatıcı birinci kişidir.

Gözlemci (Müşahit / Kameraman) Bakış Açısı: Anlatıcı; gördüğü ve tanık olduğu olayları anlatır. Anlatıcının bildikleri gördükleriyle sınırlıdır ve kahramanların aklından geçenleri bilmez. Nesnel bir tutum söz konusudur ve anlatıcı üçüncü kişidir.

Hikayenin Bölümleri ve Yapı Unsurları İle İlgili Sorular

Bu konuda öğrendiklerimizi sorularla pekiştirelim. Aşağıdaki sorulara cevap verebiliyorsanız, konuyu anlamışsınız demektir.

Sponsorlu Bağlantılar

1. Hikayenin bölümleri nelerdir?
2. Hikayenin yapı unsurları nelerdir?
3. Hikayenin bakış açıları nelerdir?
4. Hikayede anlatıcı nedir, kimdir?
5. Hikayede olaylar hangi bölümde işlenir?
6. Hikayede olay örgüsü nedir?
7. Hikayede zaman nedir? Nasıl verilir?

Sponsorlu Bağlantılar

“Hikayenin Bölümleri, Hikayenin Yapı Unsurları ve Bakış Açıları” için 8 yanıt

SİMİTÇİ ÇOCUK
1970 yılının mayıs ayının bir öğleye doğru vaktinde herkes kendi alemindedir. Büyük soğukların hüküm sürdüğü, kar yağışının manzarayı beyaza boyadığı, tipinin, fırtınanın bol olduğu bir kış mevsimi etkisini kaybetmiştir. Yaz gelmiştir. Ağaçlar dallanmış, kovanlar ballanmıştır. Yemyeşil çimenler bitmiştir. Tomurcuklar ilk nefeslerini derin derin içlerine çekmektedirler. Kırlar, parklar, bahçeler, insanla dolmuştur. Kışın sokaklarında hayaletlerin, cinlerin kartopu oynadıkları, kardan adam yaptıkları bu şehir yazın gelmesiyle birden bire heyecanlanmıştır. Dam altlarını, kapı eşiklerini, insan nefesini bir heyecan kasırgası etkilemektedir. 

İskender, 11 yaşında iş almak için Beyaga’nın fırınına gelir. Kapı ardına kadar açık hemen kapının bitişiğinde geniş ve uzun raflar vardır. Kapının üzerinde – İşi olmayan girmesin – yazılı tabela bulunuyordu. Fırının orta yerinde tahminen bir metre yüksekliğinde genişçe göbek taşı, bu taşın üzerinde de üç tane uzunlu kısalı fırın küreği ve koklayanın ah ettiği taptaze, bol susamlı simitler duruyordu. Fırın ocağının başında 40 yaşlarında, orta boylu, saçlarının önü tamamen dökülmüş, topluca yüzü ateşin etkisiyle kiremite çalan bir tavır takınmıştı. İçeride ayrıca gençten dört kişi vardı. İkisi simit satmak için bekleyen seyyar simitçi diğer ikisi hamur açıp simite şekil veren fırında çalışanlardı. İskender içeri doğru birkaç ürkek adım atıp Ali Dayı’ya sordu:  —- Ben, dedi, simit alıp satmak için gelmiştim. Şöyle bir yutkundu. Eğer satıcıya ihtiyacınız varsa çalışmak istiyorum, dedi. Ali Dayı şöyle bir göz ucuyla çocuğu süzdü. Kısa saçlı, esmer yüzündeki buruk ifade onun bundan önce geçen hayatının pek kolay olmadığını gösteriyordu. Normal boylu, hafif zayıftı. Üzerinde eski ve siyah renkte biraz bol ve uzunca bir ceket ve pantolon vardı. 

Ali Dayı: —- Simitçilerimizden birisi gelmedi. Onunkileri sen satarsın. Simitler 25 kuruş. Simit başına 10 kuruş kar veriyoruz. Söyle bakalım kaç simit almak istiyorsun?

İskender şöyle bir düşündü. Kararını verememişti. Hamurcu Cafer söze karıştı: —- İstersen 50 simit al. Bugün pazar. Yıldız Sineması saat 2′ ye doğru dağılır. Ayrıca bugün top sahasında maç var. Oraya gidersin, dedi. İskender, Cafer’in konuşmasından güç alarak şöyle gerindi. Ali Dayı’ya dönerek ” Tamam ” dedi. ” 50 tane satarım. ”
Fırında bir yandan simitler fırına verilirken diğer yandan da sohbet koyulaşıyordu. 

İskender gün boyu sinema, maç, kahvehane, mahalle, sokak demeden dolaşmış ve elindeki simitleri satmış fakat oldukça yorulmuştu. Eline hesap kitaptan sonra kalan 5 lirasını aldı. Hava iyice kararmıştı ve sokaklar hala insan doluydu. Çünkü, o akşam pazar akşamı olduğu için üç-dört yerde birden düğün vardı. İskender ele güne aldırmadan evinin yolunu tuttu. Yol üstündeki bakkaldan içeri girdi. Tanesi bir lira olan ekmekten iki tane aldı. Koltuğunun altına ekmekleri sıkıştırarak dışarıya çıktı. Evleri şehir merkezinden oldukça uzaktı. İnegöl Belediyesi’nin göçmen evleri olarak yaptırdığı aynı tipte evlerden oluşan şehir kenarında kurulmuş bir mahalleydi. Halkı fakir insanlardı. Evlerde iki oda mevcuttu. Ayrıca evin yanında tuvalet ve çitle çevrilmiş küçük bir bahçesi vardı. Bahçeye daha çok mısır, domates, biber, fasulye ekerlerdi. Daracık, tenha sokaklar karanlıktı. Daha elektrik gelmemişti. Mahalleli odalarını kandil veya gaz lambalarıyla ” eh işte ” aydınlatarak karanlığı kovuyorlardı. İskender evin kapısını çaldı. Kapıyı anası açtı. Çocuğunun elinde iki tane ekmek görünce gözleri ışıdı: —- Oğlum, ekmekleri nasıl aldın? diye sordu. İskender sevinçle ve buruk bir şekilde: 

—- Ana bugün simit sattım. Kazandığım paranın bir kısmıyla bu ekmekleri aldım, dedi. Annesi kapıyı kapadı. Birlikte odaya girdiler. İskender’in babası, sedirin üstünde köşeye büzülmüş, oturuyordu. Sobanın üzerinde tencere kaynıyordu. Oda mis gibi kuru fasulye kokuyordu. Koku, İskender’in açlığını bir kat daha arttırdı, çünkü sabah içtiği çorbadan sonra ağzına lokma koymamıştı. Ekmekleri anasına verdi ve sobanın yanına oturdu. Bahar aylarında olmasına rağmen üşümüştü. Geceleri nispeten soğuk oluyordu. İskender’in babası, 38 yaşında ve orta boylu idi. Çektiği sıkıntılar onu yaşından 10 yaş daha yaşlı gösteriyordu. Sırtı hafif çökmüş, saçları kırlaşmaya yüz tutmuş, beti benzi solmuştu. Gençliğinden beri tarlalara çapaya gider, ne iş bulursa çalışırdı. Yaptığı işin karşılığını alamamış, devamlı ezilmişti. Bilirdi ki kendisinden çok daha mutlu ve rahat yaşayanlar vardı. Bilirdi ki nefes almak, üç beş kuruş kazanıp anca karın doyurmak yaşamak değildi. Ama ne yapsındı ki ne yapsın! 

2 yıl sonra: Sonbaharda yavaş yavaş soğuklar başlamakta kış gelmektedir. İskender’in anası hamile kalmıştır. Fakat diğer yandan soğuktan iyi korunamamış, grip olmuş, devamlı öksürmektedir. 1972 yılı ocak ayında evinde doğum yapar, bir oğlu olmuştur. Çocuğun adını İsmail koyarlar. Yaptığı doğum ve gıdasızlık nedeniyle kadın çok halsiz düşmüştür. Doktora gidecek, ilaç alacak paraları yoktur. Bir hafta sonra hastalık zatürreye çevirmiş ve hasta perişan olmuştur. O gece devamlı sayıklamış, inlemiştir. Sabahı komşulardan birkaç kişi aralarında para toplarlar. Öğleye doğru baba kadını sırtlar, İskender de beraber İnegöl Devlet Hastanesi’nin yolunu tutarlar. Kapıdan içeri girerken, ayakkabılarının çamurunu kenarda silerler. İçeride görevli adama doktoru sorarlar, yukarıda sola sapın, ilerde, diye tarif eder. Baba zor zahmet merdivenleri çıkar. Doktorun kapısını çalar, içeri bir adım atar ki, ayağı kenardaki masaya takılır. Zaten yorgunluktan bitmiş, tükenmiş olan baba sendeler ve sırtında karısıyla beraber yere yuvarlanır. Kadının kafası sert zemine çarpar ve kanlanır. İskender anasının üstüne kapaklanır:
—- Ana, ana, diyerek feryat eder. Seslere birkaç doktor ve hemşire gelir. Baba yerinden yavaşça doğrulur, şaşkındır. Ne yapacağını bilemez. Oğlunu tutar, kaldırır. Doktor: — Kadın zaten çok hastaydı. Adam birden düştü. Adamın bu işte bir suçu yok, der. Polise haber verilir. 

Anasının hastalığı ve hastanede vefat edişi İskender’in tertemiz yüreğinde derin yaralar açmıştı. Kolay değil yıllarca insanlık tarafından terkedilmiş vaziyette ipe sapa gelmez kaderinle başbaşa yaşa, tam yeni işe girmiş az buçuk ekmeğini kazanmaya başlamış ve kardeş sahibi olmuşken, anacığını, o hep iyiyi düşünen, yaşamının en güzel yıllarını onu büyütmek için feda eden anasını kaybetmek… Babası ve kardeşi İsmail ile yalnız kalmışlardır. Kardeşi daha küçüktür ve bakıma ihtiyacı vardır. Şefkate ihtiyacı vardır. Yakın komşularının yardımıyla durum birkaç gün idare edilir ve komşu mahalleden kocası 1 yıl önce kızı Kisme ile yüzüstü bırakıp kaçmış olan Ardüş Hanım’ı İskenderlerin evine getirirler. Kadın çocuğa bakacak, ev işlerini yapıp o evin hanımı olacaktır. 1 yıldır kızıyla birlikte yalnız yaşamaktadır. Hayat şartları zordur. Kızı Kisme 7 yaşında, zayıf ve siyah saçlıdır. Eve üç yaşlı kadınla Ardüş Hanım ve Kisme misafir gibi gelirler, konuşurlar,anlaşırlar. Akşam üstü kadınlar giderler ve Kisme anasıyla yeni evinde kalırlar. Kisme çok sever İsmail’i, İskender’i de sever. İskender ne olduğunun farkındadır. Eve yeni bir kadın gelmiştir. Acaba iyi insan mıdır? Ana diyebilecek midir? Soruları kafasından geçerken sofra kurulur, babasının sesini duyar.

—- Haydi bakalım oğlum, gel de yemeğimizi yiyelim. İskender oturduğu yerden kalkar, sofraya oturur. 

İskender ertesi gün erkenden fırına gelir. İskender’i gören Ali Dayı:—- Ooo İskender, kaç gündür nerelerdesin? Seni çok özledik… Gel bakalım, şöyle azıcık konuşalım, diye seslenir. İskender usul usul, mahsun tavırla Ali Dayı’nın yanına yaklaşır. Durumu farkeden Ali Dayı:—- Ne o, yoksa kötü bir şey mi oldu? Söylesene oğlum, der. İskender o gün annesinin çok hastalandığını, babasıyla hastaneye götürdüklerini, orada anasının vefat ettiğini ağlayarak anlatır.

Bu duruma Ali Dayı çok üzülmüştür: —- Her neyse, başınız sağ olsun, istersen bugün simit satma da yarın başlarsın, diye söylenir. Fakat Ali Dayı düşünmeden konuşur.

İskender: —- Öyle deme Ali Dayı, akşam evdekiler ekmek bekler. Ne yer, ne içeriz sonra, der. Yarım saat sonra İskender simitleri tablaya doldurup yola çıkınca ” Haydi, sıcak sıcak simitler, isteyen yok mu? diye bağırır. Son kelimesinde laf ağzının içinde düğümlenir. Anası, babası, evi, kardeşi aklına gelir. Gözleri dolar. Şöyle etrafına bakınır. Ohoo kimin umurundadır, anası vefat etmiş, babası, kardeşi aç, kendisi aç, soğuktan küçücük elleri, kulakları, burnu, ayak parmakları mosmor olmuştur. Kimse duymaz sanki onun sesini, belki de duymak istemezler.

Herkesin işi gücü var, geçim dünyasıdır, menfaat dünyasıdır, bu dünya… Elma İskender, kurt da kederi içini hızla sömürmekte ve çürümektedir. İskender, gözlerindeki yaşları siler buz kesmiş parmaklarıyla. Memur vardır, işçi, köylü dertleri farklıdır. Hepsinde dert tonla ekmek fakirde umuttur. Kasalar vardır, cüzdanlar vardır. Mis gibi hayat yaşamaktadırlar. Fakir fukaranın hakkı olan ekmeğin bir parçası toplanır toplanır, onların boyunlarına gerdanlık, kollarına bilezik, parmaklarına yüzük olur. Eşitlik bu değildir. Hak bu değildir. Kardeşlik bu değildir. 

SON

Yazan: Serdar Yıldırım ( 1984 )

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bilgeniz.com